Elmas Teorisi

GİRİŞ

Müspet ilmin kaynağı gözlemdir, kamçısı da merak ve sorgulamadır. İlmin gelişmesi önündeki en büyük engel ise şartlanmadır ve onun da kaynağı her şeyin üzerine siyah bir cehalet örtüsü çeken alışkanlıktır. İki şeyi her zaman birlikte görmeye alışan bir insan, zamanla bu iki şeyi birbirinin parçası veya birini diğerinin kaynağı olarak algılar ve biri olmadan diğerinin olamayacağı hissine kapılır. Zamanla betonlaşan bu önyargıları kırmak gerçekten çok zordur. Okullarda yapmaya çalıştığımız en mühim şeylerden biri öğrencilerin beraberlerinde getirdikleri bu tür yanlış anlamaları söküp doğruları ile değiştirmek. Ama bunu bile tam olarak başardığımız söylenemez. Mesela hiçbirimiz termodinamiğin birinci kanununda ifadesini bulan enerjinin korunumu prensibine itiraz etmeyiz, ama yalıtılmış bir odanın ortasına konup kapısı açık olarak çalıştırılan bir buzdolabının odayı soğutmayıp aksine ısıtacağını kabul etmekte zorlanırız. Çünkü buzdolabı ile soğutmayı beraber görmeye şartlandık. Farelerle yapılan deneyler de şartlanmanın nasıl yanlış bilgilerin kaynağı olabileceğini gösteriyor.

Benzer şekilde, biz her şeyi – kuvvet, sevgi, öfke ve hatta hayat, görme, işitme vs – ancak etkileri maddede görülünce algılayabiliyoruz ve tabii olarak her şeyin kaynağının madde olduğu yanılgısına düşüyoruz. Pek de sorgulamadan kendimizi içinde bulduğumuz bu önyargı günümüzde de ilmin üzerine kurulduğu platformu oluşturmaktadır. Ancak gittikçe yükselen bu binanın oturduğu zeminin sağlamlığı artık yavaş yavaş sorgulanmaya başlanmalı ve gerekirse zemin muhkem hale getirilmelidir. Bu makalede evren ve varlıklar hakkındaki madde (veya enerji)’den oluşan tek katmanlı mevcut görüş ciddi olarak sorgulanmakta ve varlıklar hakkındaki anlayışımızı derinden etkileyecek ve hatta değiştirecek yeni bir görüş ortaya konmaktadır. Tüm varlıkların madde ve madde-dışı (mana) unsurlar karışımı olduğu gözlemlerle izah edilmekte ve evrenin aslında madde-enerji katmanı ile beraber çok sayıda madde-dışı katmandan oluştuğu gösterilmektedir. Maddeye dayalı mevcut evren anlayışımızı temelinden sorguluyan bu iddialı yaklaşım okuyucuların değerlendirmesine sunulmuştur.

MADDE VE ENERJİ

222Einstein’ın meşhur E = mc2 formülünden de görüleceği gibi, madde ile enerji aynı varlığın iki değişik tezahürüdür ve biri diğerine dönüşebilir. Yani madde ve enerji aslında eşdeğerdir ve maddeye enerjinin bir şekli olarak da bakılabilir. Keza, “maddenin korunumu” ve “enerjinin korunumu” kanunlarının ifade ettiklerinin aksine, evrende korunan madde veya enerji değil, ikisinin toplamıdır. Madde ve enerjinin ayrı ayrı korundukları prensibi temel değil pratik bir yaklaşımın sonucudur ve sağladığı kolaylıktan dolayı genel kabul görmüştür.

Madde, hidrojen ve karbon gibi elementlerden, elementler atomlardan, atomlar elektron, proton ve nötronlardan, proton ve nötronlar da quarklardan ve hepsi en niyayet evrenin temel yapı taşı olduğu tahmin edilen nötrino parçacık (veya dalga)’larından oluşur. Elektron, quark ve nötrino parçacıkları zıplayıp duran toplardan ziyade dalgalara benzerler ve dalga özellikleri taşırlar. Mesela elektronların dalga özelliği interference deneyi ile kolayca gösterilebilir. Diyebiliriz ki fiziksel evren parçacıklardan veya başka bir bakış açıyla dalgalardan oluşur – aynen bir TV yayını gibi. Yani tüm evrenin hammaddesi en temel şekliyle ifade etmek gerekirse, “enerji dalgası”dır. Televizyon yayın dalgaları ekranda nasıl elma, çiçek, kuş veya insan imajları oluşturuyorlarsa, evrendeki enerji dalgaları da elma, çiçek, kuş ve insan (ve hatta ses) oluyor. Yani bir insan bedeninin hammaddesi ile bir kuş veya elma veya bir kayanın hammaddesi tamamen aynı – hepsi elektron, proton ve nötronlardan (veya TV yayını gibi dalgalardan) oluşuyorlar.

Madde ve enerjinin birbirine dönüşümü, parçacık fiziği araştırma merkezlerinde rutin olarak yapılan işlerdendir. Her parçacığın “karşı madde” (antimatter) denen kütlesi aynı yükü zıt bir ikizi vardır. Bir parçacık kendi karşı parçacığı ile karşılaştığı zaman, parçacıkların ikisi de yok olup eşdeğer miktarda bir enerjiye dönüşür. Gerekli kütle-enerjiyi oluşturmaya yeterli enerji bulunduğu zaman da bir parçacık-karşı parçacık çifti oluşabilir. Mesela bir elektron ile pozitron (pozitif yüklü elekton veya anti-elektron) yüksek hızda çarpıştırıldıkları zaman, birbirlerini yok edip eşdeğer miktarda gama ışını ve gama ışınından da quark ve antiquark parçacıkları oluşur. Benzer şekilde bir proton ve antiproton (negatif yüklü proton) çarpıştırılınca gluon ışını ve ondan da quark, antiquark, elektron ve nötrino parçacıkları oluşur.

Artık bu madde-enerji dönüşümleri atom seviyesinde de oluyor. 2002 yılında CERN laboratuvarında negatif yüklü bir antiprotonla pozitif yüklü bir antielektrondan bir antihidrojen atomu yapılmış ve bu antihidrojen atomu hidrojen atomu ile çarpıştırıldığında her iki atomun da yok olup eşdeğer miktarda bir enerjiye dönüştüğü gözlenmiştir (Bilim ve Teknik, Aralık 2002). Güneşte her saniye 5 milyon ton madde enerjiye dönüşür. Bütün bu gözlemler açıkça gösteriyor ki madde enerjinin bir şeklidir.

Parçacık fiziği teorileri, evrenin ilk oluşum aşamalarında madde ve karşı maddenin aynı miktarda olmasını gerektirir. Ama bugün karşı madde yok denecek kadar azdır ve bu madde-karşımadde dengesizliği bir muamma olmaya devam etmektedir. Gerçi bu böyle olmasaydı, evrende madde diye birşey kalmayacak ve her şey elektromanyetik radyasyona dönüşecekti. “CP ihlali” denen bu aykırılık hala izah edileceği günü beklemektedir. Ama her halükarda bizim temel yapı taşımızın televizyondaki bir insan imajının elektromanyetik radyasyon olan temel yapıtaşından pek de farkı yoktur. Ve denebilir ki elektrikler kesilince nasıl bir televizyon yayın âlemi yok oluveriyorsa, bize çok sağlam görünen bu evrenin de bir anda yok oluvermesi gayet mümkündür.
Bu televizyon analojisi şu meraklı soruyu da akla getirir: Televizyon yayını ve evrenin temel yapıtaşları aynı olduğuna ve televizyon âlemi her an yeni yayınla tazelendiğine göre, acaba evren de daimî olarak her an yenileniyor mu? Acaba iddia edildiği gibi her şeyi yutan kara deliklerin tam aksini yapan beyaz noktalar var mı? Sakın bu beyaz noktalar kara deliklerin yapışık ikizleri olmasın? Neyse, biz bu konuları bilim-kurgu yazarlarına bırakıp konumuza devam edelim.

Galaksilerdeki yıldızları bir arada tutan çekim kuvvetinin görülen kütle ile sağlanması mümkün değildir. O halde göremediğimiz bir “karanlık madde” gerekli ilave çekim kuvvetini sağlamalıdır. Karanlık madde ışık vermez, ışığı almaz ve yansıtmaz. Karanlık madde electron, proton ve nötrondan oluşmaz. Evrendeki tüm maddenin %80’i karanlık maddedir ve karanlık maddenin en muhtemel temel yapıtaşı adayı evreni dolduran gölgemsi madde parçacığı olan nötrinodur. Yani içinde yaşadığımız evrenin büyük kısmı fizikken değil “ilmen” mevcuttur. Ayrıca, zaman ve mekân madde yüzünden vardır. Yoksa madde, zaman ve mekânda var olan bir şey değildir.

2

MADDEYİ BİR ARADA TUTAN TUTKAL: KUVVET

Eğer evren sadece madde (veya enerji) olsaydı, büyük patlamadan (big bang) sonra irili ufaklı bir toz bulutu (veya bir radyasyon alanı) olarak kalacaktı. Atom gibi anlamlı yapıların oluşması, parçacıkların bir araya getirilmesiyle olur ve bu da kuvvet gerektirir. Mesela proton içinde quarkları ve atom çekirdeği içinde birbirini iten pozitif yüklü protonları, güçlü kuvvet bir arada tutar. Kuvvet maddeye etki eder, maddeyle iletilir, ama madde değildir. Kuvvetin kendisi görülmez; varlığı madde üzerindeki etkisinden bilinir. Bu etkinin kuvvet taşıyıcı parçacıklarla sağlandığı düşünülür – elektromanyetik kuvvetin fotonlar ve yerçekimi kuvvetinin henüz gözlenmemiş graviton adı verilen parçacıklar tarafından iletilmesi gibi. Maddeye benzer olarak, tüm kuvvetlerin temel yapıtaşlarının aynı olduğu kanaati yaygındır, ama bu kuvvetlerin birliği teorisi “unified theory” henüz kanıtlanabilmiş değildir.

Öyle görülüyor ki kuvvet olmasaydı, evrende biz dâhil herşey infilak edip parçacık bulutuna dönecekti. Sanki herbir atomda kuvvetten oluşan bir manevî kalıp, bir yuva, bir ruh vardır ve parçacıklar kanunların yönlendirmesi ve sevketmesiyle bu yuvalarına koşup yerlerini almaktadırlar. Yani en basit bir proton bile bir madde-mana karışımıdır ve madde-dışı unsur olan kuvvet kaldırıldığı zaman fiziksel yapı adeta yok olmaktadır – aynen bir binanın harcı çıkarıldığı zaman çöküp bir tuğla yığınına dönmesi gibi. Bazı parçacık fizikçilerinin görüşlerine göre her temel parçacığın bir “gölge” kuvvet taşıyıcı parçacığı ve her kuvvet taşıyıcı parçacığın da bir “gölge” madde parçacığı vardır. “Supersimetri” denen kütle parçacığı ile kuvvet taşıyıcısı arasındaki bu ilişki üzerindeki çalışmalar CERN ve Fermilab laboratuarlarında devam etmektedir.

Kuvvet taşıyıcısı bu tür parçacıklar henüz gözlenebilmiş değildir ve gözlenmesi muhtemel de görülmüyor. Çünkü kuvvetin kaynağı madde değildir. Madde veya enerjinin temel yapıtaşında (mesela nötrinoda) kuvvet diye bir unsur gözlenmemiştir. Bilim gözlemlere dayanır. Kuvvetin kaynağının madde olduğu tezi olsa olsa bir ön kabuldur ve bu aşamada bilimsellikten yoksundur. Madde ve kuvvetin yapışık ikizler gibi her zaman beraber görülmeleri, objektifliklerini korumaları gereken bilim insanlarını bile kuvvetin kaynağının madde olduğu konusunda şartlandırmıştır ve bu önyargı yeni bilimsel açılımlar önünde ciddî bir engel teşkil etmektedir. Kuvvet, maddeden bağımsızdır ve başlı başına değişik bir boyuttur. Artık evrene tek katmanlı değil, iki katmanlı (hatta çok katmanlı) bakma zamanı gelmiştir.
Özetlemek gerekirse,

lapislazuliMevcut görüş (tek katmanlı): Varlık = Madde (veya enerji)
Yeni görüş (iki katmanlı): Varlık = Madde (veya enerji) + Kuvvet

Yani, elmasta karbon ile ışığı ayırt ettiğimiz gibi, madde ile kuvveti de ayırt etmeli ve kuvveti evrende her maddeye tam nüfuz eden yaygın ama görülmez bir ışık olarak görmeliyiz. Bu yaklaşım, madde veya enerji ile ilgili bu güne kadar öğrendiğimiz hiçbir şeyi değiştirmemizi gerektirmez. Ama kuvvet ile ilgili içinde bulunduğumuz tüm çıkmazlara bir çıkış yolu açabilir – kuvvet taşıyıcı parçacıkların bir maddesi olması gerekmediği gibi.
Büyük patlamadan önce evrenin sonsuz yoğunlukta bir nokta olduğunu ve varlığı gözlenemediği halde etkisinin tezahürüne bakarak ilmen evrende yaygın olarak karanlık maddenin var olduğunu kabulde zorlanmayan bilim dünyası, bu tür yaklaşımlara alışkanlıkların getirdiği önyargı ile değil, açık yüreklilikle ve objektif olarak bakmalıdır.

Unutulmamalıdır ki bilim tarihinde en büyük açılımlar, en “uçuk” fikirlerden çıkmıştır. Bu kuvvetin kaynağının ne olduğu sorusu, büyük patlamadan evvelki sonsuz yoğunluklu noktanın kaynağının ne olduğu sorusu gibi, felsefe ve teolojiye havale edilebilir.
Proton konusunu kapatmadan evvel ilginç bir gözlemi de ifade etmek gerekir. Bilindiği gibi evrende bir kısmı tabii olarak bulunan bir kısmı da laboratuarda füzyon ile üretilebilen 100’den fazla element vardır. Bu elementlerin temel farkı çekirdeklerindeki proton sayısıdır. Mesela hidrojen atomunda 1, karbonda 12, demirde 26, ve altında 79 proton vardır. Ama tüm protonlar birbirinin aynıdır – aynen pirinç taneleri gibi. Şimdi düşünelim: Eğer 12 pirinç tanesini birlikte sıkı sıkı bağlayınca 12’lik bir pirinç dizesi yerine bir mısır tanesi, 26 tanesini bağlayınca bir bakla ve 79 tanesini bağlayınca bir fındık oluyorsa, bunda bir iş var demektir. Veya 12 beyaz adam bir araya gelip kenetlenince dev bir zenci adama ve ayrıldıkları zaman da tekrar 12 beyaz adama dönüyorlarsa… Daha da acayibi, iki mühendis kenetlenince bir tıp doktoruna ve üç mühendis kentlerince bir avukata dönüyorlarsa… Herhalde “pes” deriz. Karbon, demir ve altının karakterleri birbirinden çok farklıdır, ama belli ki bu karakterler protonların kendilerinden gelmiyor. Çünkü protonlarda ne karbon karakteri var, ne demir, ne de altın. Hatta öyle görülüyor ki karbon veya demiri altına çevirmek gayet mümkün – yapmamız gereken tek şey nükleer santrallerde uranyum atomunu parçaladığımız gibi karbon veya demir atomlarını parçalayıp açığa çıkan protonları 79’luk guruplar halinde biraraya getirmek.

Benzer şekilde, iki hidrojen atomu ile bir oksijen atomu bir araya konursa, bu bir gaz karışımı olur ve karışım hidrojen ve oksijenin özelliklerini taşır. Ama iki hidrojen ve bir oksijen kimyasal bir bağ ile birbirine bağlanırsa, özellikleri tamamen değişik olan “su” oluşur. Kimyasal bağları sağlayan kuvvette su veya başka bir bileşik madde karakteri olmadığına göre, bileşimlerin karakterleri nereden geliyor? Newton’un bir elmanın düşüşünü sorgulaması, fizikte bir çığır açtı. Burada ifade edilen soruların cevabının etkisi, herhalde daha az olmayacaktır. Biz evrenin tek boyutlu (madde) olduğunda ısrar edip duralım ve iki boyutluluğa (madde ve kuvvet) “acaba mı” deyip mesafeli duralım. Ben öyle zannediyorum ki yüzyılların getirdiği şartlanma ve önyargıdan sıyrılmayı başarmış sorgulayıcı bilim insanları gözlemleyip göstereceklerdir ki evren bir veya iki değil, çok boyutludur. Ve bu boyutlardan sadece birisi içine çakılıp kaldığımız madde ile alakalıdır.


adsizEVRENİN GÖRÜNMEYEN MOTORLARI: KANUNLAR

Kanun ve kurallar tüm dünyada düzen ve huzurun temelleridir ve bu, evrende de böyledir. Mesela sadece yerçekimi kanunu iptal oluverse her şey havada uçuşmaya başlar, ve tam bir kaos olur. Bir ülkedeki kanunlar o ülkede yaşıyanların genel iradesini, evrendeki kanunlar da tüm evrende hüküm ferma olan evrensel iradeyi yansıtır. Ülkelerde polisiye kuvvetler bireylerin kanunlara itaatini sağlar. Evrende ise bu işi evrensel kuvvetler ve etkiler yapar – yer çekimi kuvvetinin dünyada her şeyin yerçekimi kanununa itaatini sağlaması gibi.

Kanunlar madde değildir ve o yüzden de zaman ve zemine bağlı değildir. Böylelikle her yerde geçerlidir, ama hiçbir yerde değildir. Maddenin her zerresinin tüm kanunlara tam itaati ve kanunların ancak maddedeki tezahürüyle görülüp bilinmesi, kuvvet gibi, kanunların da kaynağının madde olduğu önyargısını oluşturmuştur. Ama maddenin temel yapıtaşı olan parçacık veya dalgalarda kanun diye bir unsur yoktur. Hatta denebilir ki evrendeki tüm kütle yok olsa da kütlelerin çekim kanunu ve hiçbir ısı iletimi olmasa da (tüm evrenin aynı sıcaklıkta olması durumu gibi) ısının iletimi kanunu geçerlidir.

Bir maddeye aynı anda birçok kanun etki eder. Bizim gözlemlediğimiz net etkidir. Biz analizlerde etkisi küçük olan kanunları kolaylık olsun diye dikkate almayız, ama her kanun her yerde etkilidir. Mesela elimizden bıraktığımız bir taşın düşüşünü analiz ederken genellikle sadece yerçekimi kuvvetinin etkisini dikkate alırız ve havanın kaldırma kuvvetini (Arşimet kanunu) ve sürtünme kuvvetini küçük oldukları için (yoksa geçerli olmadıkları için değil) ihmal ederiz. Ama elimizden bıraktığımız helyum gazı doldurulmuş bir balonun hareketini incelerken havanın kaldırma kuvvetini mutlaka dikkate alırız, çünkü en büyük etkiyi o yapar (helyum gazı havaya göre çok hafiftir).
Madde-kanun ilişkisini daha iyi anlayabilmek için helyum balonunu tekrar dikkate alalım. Önce balonu serbest bırakıp havada yükselişini videoya kaydedelim ve bir binanın tepesine varış zamanını ve nerede ve ne zaman patladığını not edelim. Sonra bilgisayarda balonun (ve hatta çevrenin) gerçekçi bir resmini çizip balon ve çevre şartları ile ilgili tüm bilgileri girelim ve balonun hareketi ile ilgili tüm kanunları (yer çekimi, sürtünme, kaldırma, ideal gas, hava yoğunluğunun yükseklikle değişimi, vs) uygulayıp balonun hareketini ekranda grafik olarak izleyelim. Görülecektir ki bilgisayardaki sanal balonun hareketi gerçek balonunki ile aynıdır. Sanal balon da binanın tepesine aynı zamanda ulaşacak ve gerçeği ile aynı zaman ve yükseklikte patlayacaktır. Hatta iki video yan yana oynatılırsa, gerçek balon hareketi ile sanalı ayırt etmek neredeyse mümkün olmayacaktır. Buna benzer binlerce örnek verilebilir ve bu örnekten son derece önemli sonuçlar çıkarılabilir:

Önce şu gayet açık olarak görülüyor ki varlıklarda esas olan madde değil, madde olmayan kanunlardır. Yani manadır. Kanunlar adeta bir yumak gibi balona has bir ruh oluşturmakta ve balonun maddesi de o ruha tabi olmaktadır. Balon sanki o madde-dışı ruha bir kılıf veya bir cesettir ve kanun yumağından oluşan balon ruhunun göze görülmesini sağlar (akıl gözü sanal balonun hareketini hayal perdesinde direk olarak ilim ışığıyla görebilir; çünkü akıl madde değildir ve görmek için maddeye ve bildiğimiz ışığa ihtiyacı yoktur). Ayni kanunlar ve dolayası ile aynı ruh, taş gibi havadan ağır bir şeyi kaldırmak yerine yere indirir.

Balonun maddesi her türlü tehlikeye açıktır ve her an patlayabilir. Ama balon, parçalarına ve hatta atom ve moleküllerine bile ayrılacak olsa onu uçuran ruh her zaman ve her yerde vardır. Balon sanki yok olmakla sonsuzluğa ulaşır. Kanunlardan oluşan o ruh, her zaman yeni bir balona ve hatta aynı anda milyonlarca balona girerek gördüğümüz madde âleminde tekrar arz-ı endam edebilir. Silahlar ve infilaklar balonun atomlarını bile tahrip edebilir, ama o ruha hiçbir zarar veremez, çünkü madde değildir. Evrende kanunlardan muaf olan hiç bir varlık olmadığına göre diyebiliriz ki basit bir atom dâhil her şeyin en azından kanunlardan oluşan bir manevi ikizi veya bir ruhu vardır. Kanunlar kaldırılacak olsa, tüm varlıklar çözülür ve evren bir toz bulutuna döner.

Balon örneğinden çıkarılacak ikinci bir ders de olayların daha olmadan nasıl olacağını görmemizi sağlayan ilmin ve teorinin önemi ve gücüdür. Varlıkların gayet düzenli ve sanatlı olması, her şeyde hassas bir ölçü ile olması ve bir faydaya ve gayeye yönelik olması, evrende her şeyin ilimle yapıldığını ve yaygın bir ilmin varlığını gösterir. İlim de kanun gibi manadır, yani kaynağı madde değildir, çünkü maddenin temel yapıtaşı olan parçacık veya dalgalarda ilim diye bir unsur yoktur. O halde ilim sabittir – yani zaman ve mekânla değişmez, artıp eksilmez. Değişen sadece bizim farkına vardığımız miktardır.

Araştırmacıların yaptığı ilmi icada etmek değil, ezelden beri var olan ilmi keşfetmektir – bir hazine arayıcısının var olan bir defineyi keşfetmesi gibi. Varlıklardaki yaygın ilim ışığı, ancak akıl gözü ile görülür. Zaten ilmî araştırmalarda genellikle yapılan da gözlemlerle varlıklardaki bu ilim pırıltılarını görmeye çalışmak, yeterince gözlem yaparak bu pırıltıların hangi genel ilmî kuraldan kaynaklandığını ortaya koymak ve yeterli sayıda yeni gözlemlerle bu kural veya teoriyi test ederek TESİD etmektir. O yüzden termodinamikçi Boltzman’ın dediği gibi, “iyi bir teoriden daha pratik bir şey yoktur.” İlmin önemli bir kaynağı da kalbe doğan ilhamdır. Önsezi, 6. his ve içgüdü ilmin akıl yerine kalbe yansımalarıdır.

Evrensel kanun ve prensipler değişimleri kural altına alan genel ilimlerdir ve varlıkların durumlarına has ilimler için bir çerçeve oluştururlar. Bir şey yaparken en iyisini yapmak ilim ile olur ve ilim arttıkça her şeyin daha iyisi yapılır. O yüzden modern toplumlarda yüzyıllarca yıllık ilim birikiminin okullarda genç dimağlara aktarılmasına çok önem verilir. Çünkü yeni bir şey yaparken kullanılabilecek en değerli unsur ilimdir. Mimar ve mühendis gibi tasarım yapan kişiler, tasarlanan şeyi – mesela bir televizyonu – madde kullanmadan ilim ile hayallerini kullanarak yaparlar ve tasarımı kâğıda veya bir CD’ye kaydederler. Bu tasarım, yapılacak şeyin ilmî bir vücudunu oluşturur. Artık usta ve teknisyenlere düşen, ilimden oluşan bu ruha fabrikalarda binlerce hatta milyonlarca maddî ceset giydirmektir. El becerisi isteyen işlerin artık gittikçe robotlara bırakıldığı dikkate alınırsa, insan için en değerli şeyin ilim ile uğraşmak ve hayal ile inşa etmek olduğu anlaşılır. Sağlam bir ilmî vücudu veya ruhu olmayan şeylerin maddî bedenleri de sağlam olmaz ve uzun süre bir arada kalamaz. Demokratik toplumlarda vizyonerlere değer verilir, çünkü onlar toplum için yeni bir ruh inşa ederler. Toplum benimsediği bu yeni ruhu adapte ederek yenilenir. Değişim istemeyen totaliter rejimlerde ise ilim ve hayalleriyle topluma yeni bir ruh üreten düşünür ve yazarlar, en tehlikeli kişiler olarak görülürler.

VARLIKLARA YENİ BİR BAKIŞ

Çevremizi ve varlıkları algılamamızda genellikle beş temel duyumuza (görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma) dayanırız. Bu beş duyu da maddeyle ilişkilidir. Yani maddesi olmayan bir şeyi (akıl ve sevgi gibi) göremeyiz ve yine maddesi olmayan şeylere dokunamayız. Bunun sonucu olarak maddeyi gerçek varlık, maddesi olmayan şeyleri de adeta hayalî varlıklar veya maddî etkileşimlerin tezahürleri olarak görürüz. Aslında madde olarak algıladığımız her şey – atom altı parçacıklardan galaksilere, mikroplardan insana kadar – madde ve mana karışımıdır ve adeta madde ve mana iplikleriyle dokunmuş bir kumaştır. Ve esas olan madde değil, manadır. Madde sadece manaların beş duyumuz tarafından algılanmasını mümkün kılan kılıf veya elbisedir. Yani mana öz, madde is kabuktur. Mana zaman ve mekân üstü, madde ise zaman ve mekâna ve dolayası ile fizik kanunlarına tabidir. Manayı anlamakta zorlananlar için ikna edici ve şüpheleri giderici çok örnekler vardır.

kehribarİlk örnek olarak, 99 gram kâğıt ve 1 gram mürekkepten oluşan 100 gramlık bir kitabı göz önüne alalım ve bunu üzerine rasgele 1 gram mürekkep dökülmüş 99 gram kâğıt ile karşılaştıralım. Madde olarak, 100 gramlık bir kitap ile 100 gramlık mürekkepli kâğıt arasında hiçbir fark yoktur. Bunları madde tahlili yapan bir laboratuara göndersek, her ikisi de aynı tahlille geri gelir. 100 gramlık kitap ile 100 gramlık mürekkepli kâğıt madde olarak aynı olduğuna göre, bunların aralarındaki her fark mana ile alakalıdır ve dolayası ile manevîdir. İşte kitap için mana denen şey, kâğıt ve mürekkep dışındaki her şeydir. Kitap görünüşte mürekkep ve kâğıttan oluşan, gözle görülen ve elle tutulan maddî bir varlıktır. Ama aslında kitabı kitap yapan içindeki manalardır ve kitabın maddesi manevî varlığı olan manası yanında bir hiç gibi kalır. Zaten son yıllarda gittikçe yaygınlaşan ve onlarcası bir tek CD’ye veya flashcarda sığan elektronik e-Kitapların ne kâğıdı vardır, ne de mürekkebi. Kelimeler adeta ekran sahifelerinde ışığa dönüştürülen elektrik enerjisiyle istenilen renkte yazılıp bozulabilmektedir. Hatta denilebilir ki kitap denen şey manaların sahifelerde görünmesini sağlayan bir perdedir, bir ekrandır, bir kılıftır, bir dürbündür.

Madde ve mana ilişkisini anlamaya yardımcı olacak diğer bir örnek de güldür. Şöyle ki: Birbirinin tamamen aynı olan iki gül alalım ve bunlardan birisini iyice ezerek çamur haline getirelim. Sonra da bu iki gül arasında bir fark olup olmadığını soralım. Herhalde böyle bir soru çok tuhaf bulunur ve gülün bir parça çamur ile mukayese edilemeyeceği söylenir. Ancak gül ile onun çamur ikizi bir kimya laboratuarına gönderilecek olursa, her ikisinin eşdeğer olduğu raporu gelecektir. Yani madde olarak, bir gül ile onun ezilmesinden oluşan çamur arasında hiç bir fark yoktur. Ama bunlar farklıdır ve aralarındaki fark madde olmadığına göre tamamen manadır. (Hiç kimse herhalde bunlar madde olarak aynı şeydir diye gül yerine gül çamuru vermeyi düşünmez). Demek gülün çamurunda olmayan her özellik ve hasiyet mana ile alakalıdır ve manası yanında gülün maddesinin kıymeti neredeyse bir hiçtir. Yani gülü gül yapan maddesi değil, o maddede tezahür eden manadır. Gül adata bir mana taşıyıcısıdır ve güzel manalar göndermek istendiğinde akla gelen ilk şey güldür. Gülü alan kişi de gülün maddesini değil, gönderilen güzel manaları alır ve hisleriyle masseder ve zevkedir. Tabi yanlışlıkla gözü maddeden başka bir şey görmeyen manadan habersiz birilerinin eline geçmezse – inek veya eşek gibi. İşte insan ile hayvan arasındaki en temel fark, bu tür yüzlerce manevî hisler ve midelerdir. Yani hayvanda bir, insanda ise yüzlerce mide vardır ve bunların biri hariç hepsi mana ile alakalıdır. O yüzden yemek için yaşamak aslında insanlıktan istifa etmektir.

Gülü güzel yapan herhalde atomlarındaki güzellik değildir. Zira canlı bir güldeki bir hidrojen veya azot atomu ile ezilip çamur haline getirilmiş bir güldeki hidrojen veya azot atomu tamamen aynıdır – elmas ile grafitteki karbon atomlarının aynı olması gibi. Parçalarında olmayan bir şey bütününde olamayacağına göre (korunum kanunu), gülün güzelliği kendisinden yani maddesinden değil, dışarıdan gelir – aynen elmasın göz kamaştıran pırıltılarının dışarıdaki bir ışık kaynağından geldiği gibi. Gül ve diğer güzel şeylerin özelliği, bu güzelliği alıp yansıtabilmeleridir – aynen elmasın özelliğinin ışığı alıp büyüleyici bir şekilde yansıtabilmesi olduğu gibi. Bu da evrende madde (ve zaman) ile ilgisi olmayan yaygın bir güzelliğin ve dolayası ile bir güzellik katmanının, olmasını gerektirir. Eski Yunanlılar bile bu manayı hissetmişler ki bu katmanı “güzellik tanrıçası” Venüs veya Aphrodite olarak kutsallaştırmışlardır.

Son bir örnek olarak da bir sineği gözlemleyelim. Diğer canlılar gibi, sineğin de temel yapı taşları hidrojen, oksijen, azot ve karbon atomlarıdır. Bunlar da diğer atomlar gibi elektron, proton ve nötronlardan oluşur. Yani tüm varlıklar, canlı olsun cansız olsun, atomlardan (veya elektron, proton ve nötronlardan) yapılmışlardır ve bu temel yapı taşlarını bir arada tutan harç da kuvvetlerdir. Şimdi yeni ölmüş bir sineği canlı bir ikizi ile yan yana koyup karşılaştıralım. Ölümle madde kaybı veya kazancı olmadığı için, bu iki sinek madde olarak birbirinin aynıdır. Hatta eğer canlı sinek hareketsizse, canlıyı ölüden ayırmak baya zordur. O zaman diyebiliriz ki canlı ve ölü sinek arasındaki her fark – hayat, görme, işitme, nizam, güzellik, şuur, sevgi, vs – madde-dışıdır yani mânâdır. Mesela hayatı ele alacak olursak, canlıların temel yapıtaşı olan atom veya moleküllerde (veya onların da temel yapıtaşları olan parçacık veya dalgalarda) hayat diye bir unsur yoktur. Yapıtaşında olmayanın bütününde olamayacağına göre, hayat madde olamaz. O halde hayat, madde-dışı bir şeydir, yani mânâdır, ve zaman ve mekana tabi değildir. O zaman evrende yaygın bir “hayat” katmanı vardır, ve bu hayat ışığını alabilen her şey – maddî vücudu olsun veya olmasın – canlıdır.

Gözlemler, dünyadaki tüm canlıların ortak vasfının su içermeleri olduğunu gösteriyor – aynen mikrodalga fırınlarda elektromanyetik radyasyonu emerek ısıtılabilecek şeylerin ortak vasfının su içermek olduğu gibi. Bu yüzden başka gezegenlerde hayat aramak, su arayarak yapılır. Ama su, hayatın kaynağı değildir, ve olamaz. Çünkü iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşan su molekülünde hayat diye bir şey yoktur, ve suyun kendisinde olmayan bir şeyin kaynağı olduğu iddiası abestir – aynen rengarenk pırıltılarıyla göz kamaştıran elmasın ışık kaynağı olduğu iddiası gibi, veya televizyon aletinin ekranında görülen görüntülerin kaynağı olduğu iddiası gibi. Ayrıca, mâna olan hayatın varlığı için maddenin varlığı şart değildir, ve bedeni olmayan canlılar da pekala mümkündür.


22ELMAS: MADDESİ ve PIRILTILARI

Elmas deyince akla elmasın malzemesi değil, ona canlılık veren ve gözleri ve kalpleri okşayan cıvıl cıvıl rengarenk büyüleyici pırıltıları gelir. Aslında elmasın temel yapıtaşı siyahlığı ve matlığı ile bilinen ve üzerine düşen ışığın neredeyse tamamını emen (ki siyahlığın sebebi budur) karbon elementidir. Elması baş tacı yaptıran şey, kesif olan malzemesinin kıymeti ve miktarı değil, kendisi dışındaki latif bir âlemi (ışık âlemini) içine alıp onun cilvelerini tezahür ettirebilmesidir. O yüzden en kıymetli elmas, büyüklüğü ve ağırlığı en fazla olan değil, saflığı, berraklığı ve kusursuzluğuyla ışığı en güzel bir şekilde yansıtan elmastır. Yani ışığın pırıltılarını en mükemmel şekilde gösteren ve kendisi adeta hiç görülmeyen elmastır. O kadar ki elmasa bakan sadece ışığın sergilediği güzellikler manzumesini görür ve malzemesi olan karbonu hiç fark etmez. Demek elmas yok oldukça var oluyor ve var oldukça yok oluyor.

Herkes bilir ki elmasın pırıltılarının kaynağı kendi malzemesi değil, dışarıdan gelen ışıktır. Yani gözleri kamaştıran o büyüleyici pırıltılar elmasın yapıtaşı olan karbon atomlarından gelmez; güneş veya lamba gibi dışarıdaki bir ışık kaynağından gelir. Bu, elması karanlık bir odaya götürerek kolayca ispat edilebilir. Görülecektir ki karanlıkta elmasın pırıltılarından hiçbir eser kalmaz, kendisi bile görülemez. Demek elması elmas yapan ve ona şatafat, güzellik ve bir bakıma hayat veren, dışarıdan gelip onda yansıyan ışıktır ve ışıksız bir elmas ruhu gitmiş ölü bir ceset gibidir.

Elmastan çıkıyor gibi görünen ışığın dışarıdan geldiğini izah etmeye kalkmak, belki malumu ilam etmektir ve abesle iştigal etmek gibi görülebilir. Çünkü bunun aksini iddia edecek kimse yoktur. Fakat herkesin kolayca kabul edebileceği bu basit gözlem, anlaması ve ulaşılması çok zor bazı mühim hakikatlere çıkan merdiven olabilir ve o yüzden önemi büyüktür. Şimdi başlangıç olarak şu soruyu soralım: Eğer dünyada karanlık diye bir şey olmasaydı ve güneş vs gibi ışık kaynakları görülmeseydi, yani her tarafta “yaygın” bir aydınlık olsaydı, acaba artık her zaman parıldayan elmastan gelen ışığı nasıl izah edecektik? Yine kolayca bu ışığın dışarıdaki görmediğimiz bir kaynaktan geldiğini mi söyleyecektik veya bu parıltıların kaynağının elmasın kendisi olduğunu mu iddia edecektik? İnsanların genelde görüşlerinin kısa olduğu ve olaylara yüzeysel baktığı dikkate alınırsa, bu sefer cevap hiç de kolay değil. Bu durumda biz yaygın bir ışığın farkında bile olmayacağımız için, muhtemelen nasıl olduğunu anlamasak bile parıldayan ışıkların elmasın kendisinden geldiğini iddia edecektik ve aksini düşünemeyecektik bile. Böylelikle de “derin” bir yanılgıya düşmüş olacak ve çelişkiler ve çıkmazlarla boğuşup duracaktık. Mesela, tek bir karbon atomunun (veya grafit halinde dizilen birçok karbon atomlarının) ışık vermediğini görecek ve yapıtaşında olmayan bir hasiyetin bütününde nasıl olabileceği temel sorusuna cevap arayacaktık.

Bir kısım araştırmacılar karbon atomunu en ince ayrıntılarına kadar inceleyip ışığın atomun neresinden kaynaklandığını anlamaya çalışırken, ışık vermeyen grafitle ışık veren elmas arasındaki farkın atomlarda değil atomların diziliminde olduğunu gören diğer araştırmacılar da ışığın sırrını atomların kendilerinde değil, dizilimlerinde yani atomlar arası bağlarda arayacaktı. Delil olarak da elmasın şekli ve kesimi değiştikçe verilen ışığın nasıl değiştiği gösterilecekti. Sonunda birbiriyle çelişen ve kafaları karıştıran birçok teoriler kurulacak, bazı teoriler ret edilirken bazıları da tutarsızlıklarına rağmen daha iyisi olmadığı için bir süreliğine de olsa kabul görecekti. Ve temel yanılgı içindeki bu araştırmalar “pozitif bilim”, ve bu araştırmaları yapanlar da “bilim insanı” olarak takdim edilecekti. Işığın kaynağını dışarıda arama teklifleri ise akılları gözlerine inmiş bu kişiler tarafından “bilimsel olmayan” bir yaklaşım olarak değerlendirilecek ve dikkate alınmayacaktı. Bu önyargılı yaklaşım, bilimin önünü açmak yerine bir set oluşturacak ve bilimin önünü tıkınacaktı. Bilim tarihine bakıldığında, bilim dünyasındaki en büyük açılımların “alışılmışın dışında” yaklaşımların sonunda gerçekleştiğini görürüz – Einstein’ın bir asır evvel klasik mekaniğin katı kurallarından sıyrılıp izafiyet teorisini kurması gibi.
Yukarıdaki tartışmaların ışığında (hımm, yoksa tartışmalardan da mı bir nevi ışık çıkıyor?), elması şöyle ifade edebiliriz:

Elmas = Karbon + Işık

Yani elması elmas yapan ışıktır, daha doğrusu ışığı içine alıp yansıtabilme özelliğidir. İlginçtir ki elmasın etrafı da ışıkla doludur, ama biz her tarafı kuşatan o ışığı farketmiyoruz bile. Bu görmediğimiz ışık aslında uzay dâhil her tarafta vardır, ama biz ışığın pırıltılarını elmas gibi ışığı alıp yansıtan maddelerde görürüz. O yüzden denebilir ki karbon malzemesinden olan bir şey, eğer ışığı alıp yansıtabiliyorsa elmastır, yoksa grafittir. En harika elmas, ışığı optik ilmi kurallarınca en harika şekilde yansıtandır. Dolayısıyla, elması keserken ve işlerken göz önünde tutulan temel şey ışıktır ve ışığı yansıtma özelliğidir. İyi bir elmas sanatkârı olmanın birinci şartı da ışığı ve özelliklerini iyi bilmektir.
Görüldüğü gibi, elmasın hakikati ve göz kamaştıran büyüleyici pırıltılarının sırrı ancak her tarafta yaygın olan ışık âleminin varlığını fark edince ve elmasa karbon ve ışık âlemlerinin uyumlu bir birleşimi olarak bakınca anlaşılır. Bu basit gözlem, varlıkların mahiyetini anlamakta sihirli bir anahtar rolü oynayacak ve çevremizi algılayışımızı ve yaratılış hakkındaki anlayışımızı derinden etkileyecektir. Varlıkları temel katmanlarına ayırma yaklaşımı aynı zamanda ilmin önünü açacak ve insanlığın yücelmesinin ve dünyada gerçek bir medeniyetin kurulmasının çekirdeğini oluşturacaktır. O yüzden, bu yaklaşıma “elmas teorisi” denmesi gayet uygun düşecektir.


krizoprastKAPANIŞ

Müspet ilmin kaynağı gözlemdir. M.Ö. 5. yüzyılda Empedocles tarafından basit gözlemlere dayanarak her şeyin hava, toprak, su, ve ateşten ibaret olduğu ifade edildi ve bu teori yüzyıllar boyunca bilime hükmetti. Ancak 17. yüzyıldan itibaren evrenin yapısının tekrar sorgulanmaya başlanması ve elementlerin keşfiyle ilmî gelişmelerin önü açıldı ve birçok yeni bilim dalları doğdu. Bugün gayet iyi biliyoruz ki her şey 100 küsur elementten oluşur, ve her madde bu elementlerin bir kombinasyonu olarak ifade edilebilir. Bu açılım birçok yeni kimyasal bileşenin de keşfini ve modern kimyanın gelişimini beraberinde getirdi.
Günümüz bilim dünyasının da ciddî bir saplantısı, her şeyin kaynağının madde veya onun eşdeğeri enerji olduğu ön kabulüdür. Bu da bilimde tıkanmalara ve çıkmazlara yol açmaktadır. Bilim dünyası artık fark ve itiraf etmelidir ki maddenin temel yapıtaşı olan parçacık veya enerji dalgasında kuvvet, irade, hayat, şuur, görme, sevgi, güzellik, vs gibi şeyler yoktur, ve temel yapıtaşlarında olmayan bütününde olamaz. Artık evrenin madde-enerjiden oluşan tek katmanlı olduğu yaklaşımının bırakılıp çok katmanlılık, yani varlıkların madde ile beraber kuvvet, irade, hayat, şuur, görme, sevgi, güzellik, vs gibi birbirinden bağımsız madde dışı yani mânâ katmanlarından oluştuğu görüşü ciddî olarak dikkate alınmalıdır. Bu görüş, müspet ilmin kaynağı olan gözlemlerle tam uyumludur. Evrenin büyük patlama öncesi madde-enerjisinin kaynağı gibi, bu katmanların kaynağı tartışmaları da felsefe ve teolojiye bırakılabilir. Elmasın hakikatı, ancak parıltıların karbon atomlarından değil elmas dışındaki bir ışık kaynağından geldiği fark edilince anlaşılır. Televizyonun hakikatı, değişik yayınların aletin içinden değil dışarıdaki onlarca yayın katmanından geldiği görülünce, yani televizyon aletinin yayınların kaynağı değil sadece alıcısı olduğu fark edilince anlaşılır. Eşyanın da hakikatı, maddedeki kuvvet ve hayat gibi onlarca madde-dışı pırıltıların maddenin parçacıklarından değil madde-dışı katmanlardan geldiği fark edilince anlaşılacaktır. İnsanlık için gerçek aydınlanma o zaman başlayacaktır.

Prof. Dr. Yunus Çengel

Comments are closed.

 
Designed by Losmedia Interactive Media Agency
    info@mineralagat.com
    +90 222 230 75 18